Haftasonu Mersin kaçamağı ve bir yerime kaçan olaylar dizisi – 2. Bölüm

Cumartesi günü akrabaların geleceği tutmuş meğer biraderi askere uğurlamak için, o yüzden evden çıkamadım…

Değilse Silifke'ye inip orada, geçen sene de uğradım ustaya bir uğrayayım diyordum. Hem sorunu sorardım, hem de iki muhabbet ederiz deyü. Halamlar, yengemler falan geldi, oturduk akşama kadar. Akşam da birader, takıldıkları cafe'ye götürecekti beni. Tam çıkma planları yaparken aynı zamanda alt kat komşumuz olan kuzenler geldi. Onları da görmeden çıkmayayım dedim, biraz da onlarla oturayım derken gece 10 ettim saati.

Ha bak, unutmadan, gece ikide geldim ya eve, halam duymuş bunu, geldi, nasihat etti bana. Neymiş efendim, "gece yolculuğu tehlikeliymiş, kenara çekiyorsun ya, arkadan gelen adam seni hareket ediyor sanıyormuş, cart diye vuruyormuş" falan. Gece yolculuğunun avantajlarından bahsetmeye çalıştım da CHP'li inadıyla reddetti söylediklerimi, eyvallah deyip konuyu kapattım ben de.

Neyse, biraderi dediği yere gittim, birader bir arkadaşıyla oturuyordu. Bana bir nargile söyledik, naneli. Birader, ben gitmeden önce cafe'yi işletenlerle konuşmuş, "Abim buradakilere benzemez, adam gibi bir nargile hazırlayın, laf eder değilse" falan demiş. Ettim de nitekim, önce ıslak marpuç getirdiler, onu değiştirdiler bu sefer de kapuçinolu nargile içilmiş bir marpuç getirdiler, zerre nane tadı alamadım ondan sonra. Yine de güzel oldu kayalıkların üstünde, dalga sesleri eşliğinde nargile içmek…

Ufak biraderle beraber eve döndük gece 2 gibi. 3 gibi uyudum, yani sabah erkenden yola çıkma işi biraz yalan oldu. Nitekim 11'e doğru uyandım anca. Kahvaltıydı keyifti derken 12'ye geldi saat. Kuzenin ailesi, annem falan tutturdu ondan sonra deniz diye. Öğle saatinde denize girmeyi de hiç sevmem ama gönülleri olsun diye girdim denize. Fena olmadı, bir serinlemiş oldum en azından.

Eve döner dönmez hazırlandım. Gelirken motor montu ve pantolonu vardı üzerimde ama ne olur ne olmaz diyerek dizlik, dirseklik ve yeleğimi de götürmüştüm. Dönüşte kararsız kaldım, nasıl giyinmeli diye. Hava çok sıcaktı ama dizlik-dirseklik takıp gelmek çok güvenli olmayacaktı. En sonunda, sıcak da olsa nizami giyinmek daha iyidir deyip pantolonu ve montu giyip öyle çıktım. Zaten 1 saate kalmaz yaylalara çıkar ondan sonra da sıcak o kadar etkilemez diyordum, meğer yanılmışım Gülümseme

Silifke'de benzin almak için durdum, sıcak inanılmazdı, hemen bir soda, biraz da su içtim, geri yola koyuldum. Durduğum ilk ışıkta arkadan bir motor geldiğini gördüm, "Silifke'deki küçük motorlardandır herhalde, minicik kalır şimdi benim motorun yanında" falan derken kafayı bir çevirdim, Harley Davidson imiş alet Gülümseme

Silifke'den Sertavul yoluna doğru çıktım, en çok kullanılan yollardan birisi orası normalde ama motorla oradan gitmek nasip olmamıştı henüz, bu sefer o yoldan gitmeyi, bir de Sertavul'da durup et yemeyi planlıyordum. Eskiden serin de olurdu o yollar, meğer eskisi gibi değilmiş artık iklimler.

Yola çıkalı bir saat olmadan bir litreden fazla su içmiştim herhalde. Ayrıca motor felaket durumdaydı, hele yokuş yukarı çıkarken 40-50'ye kadar düşüyordum bazen. Devamlı tek silindir çalışıyordu, ben de korktuğumdan her fırsatta duruyordum, o da baya yavaşlattı.

Köyün birisinden geçerken tansiyonumun yamulduğunu farkettim. Su kaybından dolayı olabileceğini düşünüp hemen bir kahvede durdum. Ayran yoktu, kola içtim, üstüne biraz da su, sonra yola koyuldum. Sertavul'a çok kalmamıştı, esas molayı orada vereceğim için pek dinlenmeden devam ettim.

Bir ara motor yanıyor sandım, inanılmaz bir sıcak vuruyordu, sağa çektim, o kadar da sıcak değil gibiydi alet. Geri yola koyuldum, yine hissettim o sıcağı. Bir de parmaklarım o kadar yanıyordu ki arada sırada gidondan çekip havada biraz sallayıp montun içine falan saklayıp soğutuyor, sonra geri tutuyordum. Suratıma vuran sıcak hava yüzünden vizörü açmaya korkuyordum. Hayatımda gördüğüm en sıcak havaydı herhalde ki bir Mersin'li olarak epeyce sıcak hava görmüştüm.

Mut ilçesine az kalmıştı, Sertavul'dan önce orada durmaya karar verdim artık çünkü dayanılacak gibi değildi. Mut'un bir kaç kilometre aşağısındaki Palantepe kasabasının tabelasını görmüştüm ki motor durdu birden bire. Sağa çektim, çalıştırmayı denedim, tık yoktu. Halim olsa iterek kasabaya kadar bari götürecektim ama inanılmaz bir halsizlik vardı üzerimde.

Metin Usta'yı aradım, sorunun sigortada olduğunu söyledi yine. Geçen sefer de öyle söylediğini falan ifade ettiysem de sigorta da diretti. Tam grenajları sökmeye hazırlanıyordum ki mide bulantısı başladı, yere oturdum. Kalan suyu içmeye çalıştım, kaynamıştı resmen. Kafam dökeyim dedim, ona bile sıcak geldi, bandanaya döktüm, havada salladım biraz bandanayı, onu geçirdim kafaya da anca öyle serinleyebildim biraz ama yetmedi. Çok geçmeden ayak ve ellerim karıncalanmaya başladı. Güç bela ayağa kalkıp yoldan geçen araçları durdurmaya çalıştım da ayakta da duramıyordum. Motordan destek alarak durdum, geçen araçlara el salladım, onlar da bana el salladı, kimi hiç sallamadı, duran hiç olmadı. Zar zor bir iki motorlu durdurdum, kasabada çekici varsa göndermelerini söyledim, olur deyip gittiler de ses çıkmadı hiçbirinden. Baktım dayanamayacağım, motorun gölgesine yattım, zaten sığınabileceğim başka gölge de yoktu etrafta. Biraz dinlenirsem bir şeyim kalmaz belki derken dudağım da uyuşmaya başladı. Nefes alış verişim de hızlanmıştı. Durumun kötüye gittiğini anlayınca 112'yi aradım, durumdan bahsettim, yerimi tarif ettim. Ambulans göndereceklerini söylediler. Bir de çekiciye ihtiyacım olduğunu söyledim ama o konuda yardım edemeyeceklerini söyleyip 155'e yönlendirdiler beni. 155'i de aradım, onlar da yardımcı oldular sağolsunlar.

Motorun yanına geçip ambulans yolu gözlemeye başladım, bir yandan da belki çekici daha önce gelir diye ümitleniyordum çünkü ambulansa binip gidince motor kalacaktı orada. Tabi ki de neticede ambulans önce geldi, ben de alabileceğim eşyaları alıp motoru orada bıraktım mecburen.

Ambulansa binip de sedyeye yattığımda bile epeyce rahatlamıştım, dışarıya göre serin sayılırdı hem, hem de rahattı.

Hastaneye vardığımızda hemen başıma ıslak bir şeyler koyup tansiyonumu, nabzımı falan ölçtüler. Tansiyon 9-6 çıktı, nabız da 100'ün üzerinde idi. Bir de serum takıp yatırdılar beni.

Bu arada birader aradı ısrarla, meraklandım, geri aradım. Meğer ben onu aramışım yanlışlıkla, o da meraktan geri arıyormuş aslında. Şansıma, onunla konuşurken hemşire ismimi sordu, telefonu kapatmadan söyledim ben de, birader de duydu tabi. Anneme söylemiş, annem de meraklanmış. Daha sonra konuştuk annemle de çaktırmadım durumu. Bakalım, bunu okuyanlardan hangisi anneme ispiyonlayacak güneş geçmesi olayını falan Gülümseme Bu arada teşhis "güneş geçmesi" idi.

2 saat kadar bekledim serumun bitmesini. Dar bir damara girmişler doktorun dediğine göre, ondan uzun sürmüş. İlginç bir deneyim oldu, giren çıkan hastalar, bağıranlar, ağlayanlar falan etrafımda. Motor ne alemde haberim yok falan.

Motordan tamamen bihaber değildim aslında, çekiciler beni aramıştı tam ambulans gelirken, ambulansa bineceğimi, motoru yükleyip götürmelerini falan söylemiştim ben de. O ara almıştım yani numaralarını. Nitekim, serumum biter bitmez hastaneden çıktım, su ve kola alıp adamları aradım. Motoru kendi yerlerine çekmişler, teslim alabilirmişim. Birisini göndereceklerini, beni hastaneden alıp motora götüreceklerini, parayı da o adama verebileceğimi falan söylediler, iyi deyip bekledim. Çok geçmeden geldi birisi. Yanımda para yoktu pek, bankadan para çekeyim dedim ama banka kartım da yoktu, bir kaç hafta önce kaybetmiştim, yenisini de alamadım halen. İlginç bak, çok oldu yeni kart için başvuralı, halen yok. Neyse efendim, mecbur, kredi kartından çekecektim ama Finansbank da yoktu, mecbur İş Bankası'ndan çektim ben de. Kâr içinde kâr oldu yani Gülümseme

Neyse, aldım motoru, belki soğuyunca çalışır falan diye ümitliydim ama çalışmadı tabiki de. Elemanın desteğiyle vurdurmayı denedim, yine olmadı. Tanıdığı tamirci varsa ona bir soralım dedim. Birisinden buldu bir tamirci numarası, aradı, adam geldi sağolsun. Baktı motora, arabadan aktarma yaptık, çalıştı alet. "Sorun konjektörde, değişmesi lazım" dedi direk. İdareten ne yapabileceğimizi sordum. İlk teklifleri aktarma aküsü vermek oldu. benim aküden dışarı iki kablo çıkaracaktık. Durduğum zaman ikinci aküden aktarma yapıp çalıştıracaktım ama çok amele olacaktı o da. Hani, çok durmayacak olsam neyse de motor çok teklediği için ben de sık duruyordum. Aküyü şarj etsek gidip gidemeyeceğimi sordu. Gidebilecektim ama o iş de vakit alacaktı. Saat 9 olmuştu zaten artık. Motoru bunun dükkana bırakmayı, gece otelde kalmayı teklif ettim. Sabah da adam aküyü şarj edecekti, ben de otelden çıkıp motoru alıp yola çıkabilecektim. Şansıma adamın dükkanın orada bir otel de varmış, oraya da yerleştim, o gece öyle geçti.

Bu arada otelin geceliği 25 TL idi lakin tuvaleti banyoyu falan diğer odalarla ortak kullanıyordunuz. İlk defa öyle yerde kaldım da ilginç geldi.

Otelde çıkardım üstümdekileri, sucuk gibiydim. Bottan, sanki sağanak yağmurda kalmışım da içine su dolmuş gibi ses geliyordu hatta. 1 litre daha su içip yattım.

Gece güzel bir rüya gördüm bak. Oteldeki odaya bir eleman, elinde 3 tane kutuyla geliyordu rüyamda. İlk kutudan dremel uçları çıkıyordu, kullanışlı olabilir diye seviniyordum. Kalan iki kutudansa farklı farklı bir sürü puro çıkıyordu. Baya mutlu oluyordum. Sabah uyandım, masaya baktım, kutu falan yoktu, hafif bir burukluk yaşadım.

Hazırlanırken mont-pantolon giymemeyi tercih ettim bu sefer. Şort ve askılı tişörtle çıktım otelden. Ustadan motoru teslim aldım, eşyaları yükledim, dizliği, dirsekliği falan takıp yola koyuldum. Motor hala kötü durumdaydı ama idare edecektim artık.

Sertavul'a vardığımda 10 falandı saat. Kahvaltı yapsam olurdu ama et yemeğe şartlanmıştım bir kere. Fil Baba'nın yerinde durdum, pederin favori yeriydi. Hatta, oradaki et lokantalarının önünde değnekçi tarzı görevliler olur, yoldan geçen arabaları kendi restoranlarına çekmeye çalışırlar falan, peder onlara teker teker giderdi, adamlar "hoş geldiniz abi, buyrun" falan derken peder, "fil baba'nın yeri burası mı" diye sorar, adamları gıcık ederdi. Hey gidi işte.

Kavurma aldım, iki kişiyi doyurabilecek bir kavurma geldi. Veya diyetteyim diye midem küçüldü belki de. Koyun yoğurdu aldım yanında. Suyu dolduruşları süperdi. Bunların, araba yıkamak için kullandıkları bir hortum var. Adam sürahiyi aldı, oradan doldurdu. Giderseniz şaşırmayın diye söylüyorum, mis gibi kar suyu o, harbi lezzetli bir su.

Yemeği yerken çalan radyo kanalında "eve giren hırsız ne çalmaz" diye bir soru soruyorlardı, doğru bilenler arasında da bir çekiliş yapacaklardı. Doğru cevap veren kişi sayısı epeyce az olunca dayanamadım, ben de mesaj gönderdim. Sıradaki şarkıyı da Fil Baba'nın Yeri'nin çalışanlarına ve müşterilerine hediye ettim Gülümseme Ben kalkarken mesajım henüz okunmamıştı, sonra da okundu mu bilmem.

Unutmadan, hesap 25 lira geldi, fazlaydı biraz sanki ama olsun.

Sertavul'da hava nispeten daha iyiydi ama yine de şort-yelek gitmek daha mantıklı geldi, bozmadım ben de. Yolun gerisinde pek numara olmadı. Akşama kadar 3-4 litre su, 2 şişe soda, 2 bardak ayran, 1 powerade, 1 enerji içeceği içtim, damla işemedim, ne kadar su kaybettiğimi hesaplayın artık Gülümseme

Ha bak, yollardaki gurbetçi sayısı acayipti, yabancı plakalar, lüks arabalar falan, sinir etti biraz.

Zar zor geldim Ankara'ya, direk Metin Usta'ya gittim. Sorunun sigortada olmadığını söyledim, akünün ölmüş olduğunu söyledi, gidip garantiden değiştirecekmişim. Aküde sorun olmadığını, şarj edince sorun çıkarmadığını söyleyince lütfetti de akımı falan kontrol etti. 10 dakika kadar sonra "konjektör yanmış, değişmesi lazım" diyebildi. Elindeki konjektörlerden kullanmaya çalıştı ama olmadı. Meğer statör de gitmiş. Konjektör ve statör almam gerektiğini söyledi nihayetinde.

Muhtemelen bu parçalar, önceki akü bittiğinde de yanmıştı. Bugüne kadar akünün kendi şarjıyla, veya yarım yamalak olduğu şarjla falan idare etmiştim ama o da bitince durdu tabi motor. O gün "giden motorun aküsü niye biter" diye düşünüp iki dakika ayırabilseydi bu çilelerin çoğunu çekmeyecektim belki de.

Ayrıca, işin güzel yanlarından birisi de şudur ki motor teklemeye başladığında önce egsoz, sonra da benzin pompası demişti ya, onu derken eklemişti "bak, başka usta olsa sorunu elektrik sisteminde zannedip alakasız yerlere bakardı, ben doğru yeri şıp diye buldum" falan demişti. Belki de benzin pompası yine sağlam ama statör gittiği içindi bu teklemeler falan. Eğer öyleyse feci zararda olacağım. İki tane benzin pompası, bir de benzin musluğu aldım, toplam 160 lira falan, bu sorun yüzünden egsozun kaplaması yandı, en ucuz çözümün maliyeti 200 lirayı bulur, yeni akü aldım, 75 lira ona koy, konjektör 40-50 lira, statör 200-250 lira. Bu maliyetlerin yanısıra yolda kaldım, çekiciye 150 lira verdim, otele 25 lira. Hastanelik oldum ayrıca. Hepsi ne yüzünden, hata ilk oluştuğunda lütfedip de adam gibi kontrol etmediği için.

Neyse işte, araştırdım statörü falan, kronik sorunmuş meğer. Orjinal parça almak fayda etmiyormuş yani, ya Kawasaki EN500 statörü falan takılacakmış, ya da bobin sardırılacakmış. "Ben sardırırım" dedi Metin Usta ya bilmiyorum ne yaptı. Yarın öğreneceğiz bakalım. İnşallah düzgün bir statör ayarlar da Ramazan gelmeden keyifle bir binebilirim alete…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir